‘’AB-I HAYAT’’ : SONSUZ YAŞAMIN SIRRI (2)

15.09.2018 12:58

Dünya Sağlık Örgütü, Amerikan Kalp Sağlığı Vakfı.. vesaire. Hepsi de sağlık için yaşam tarzı değişikliği ve beslenme konusunda reçeteler/öneriler yayınlamakta. Bunların listesini yazmak veya ‘’copy-paste’’ yapmak en kolayı olurdu belki de. Ama işin biyoki



Başlayalım.

Vücudun sistemlerindeki bozulmanın başlangıç hali, yani şifre, yani sorunun en başındaki  kaynağını söyleyelim öncelikle…. ASİTLENME.

Evet. Tüm sorun bu. ‘’Asitlenerek hastalanıyoruz’’. ‘’Asitlenerek ölüyoruz’’

Evet. Asitlendiğimiz için, vücut dediğimiz bu makineyi bozuyoruz, hem de yediklerimiz/içtiklerimizle.

Kendimizi, kendi elimizle asitlendirerek, hastalıklara zemin hazırlıyor ve içinden çıkılmaz bir sorunlar yumağına giriyoruz.

Kendi elimizle. Her gün yediklerimiz ve içtiklerimizle, vücudumuzu asitlendirdiğiniz için, diyabet ilaçlarınız yetersiz kalıyor ve bir yenisi ekleniyor. Tansiyon ilaçlarınız yetersiz kalıyor ve bir yenisi ekleniyor…

Şimdi yeni sorunuz, ‘’asitlenmek’’ ne demek? sanırım. 

‘’Asit veya alkali ne demek?’’. Ayrıntılı veya biyokimyasal olarak bunu anlatmanın sizin kafanızı karıştırmaktan başka bir işe yaramayacağını belirtmeliyim. Asidin vücudumuz için zararlı, alkalinin ise vücut için yararlı olduğunu belirterek başlayalım. Bu yarar/zararın da hücresel düzeyde, yani organlarımızın temel taşı olan -en küçük- birimlerimiz düzeyinde ifade edildiğinin anlaşılması da çok önemlidir. Özet olarak, bir sıvıda (+) yüklü PROTON fazlalığı varsa o sıvı asittir, (-) yüklü ELEKTRON fazla ise o sıvı alkalidir denebilir. Bu tanımlamanın havada kaldığının farkındayım, ama ileride daha kolay anlaşılır hale gelecek, merak etmeyin.

Neyse.

İdrar, ter ve dışkılama ile attığımız ürünler, hep asittir mesela. Vücut, gıdaları en küçük parçalarına kadar parçalar ve posalarını (gereksiz kısımlarını) farklı mekanizmalarla vücut dışına atar. Asidi atarken, hücrelerimiz alkali maddelere ihtiyaç duyar. Zira, aldığımız gıdalardaki yük, asit lehinedir genel beslenme alışkanlığımızda. Ve vücut, bu asidik ürünlerin fazlasını atmak için sürekli uğraşır durur.

Bu sürekliliği olan, yaşadığımız sürece devam eden bir süreçtir. Beslenme dediğimiz faaliyetin, ağzımızdan giren gıda ‘’miktarıyla’’ değil; hücrelerimizin faydalanabileceği, vücut sistemlerimizin ihtiyaç duyacağı maddelerce zengin olması şeklinde düşünülmesi önem arzeder bu noktada. Vücudumuzu asitlendiren besin maddelerinden uzak durmaktır, vücudumuzun hayrına olan.     

Vücudumuzdaki kan denilen sıvının pH (asitlik) değeri de alkalidir ve normal kan pH’sı 7,4 civarıdır. Ve vücut, bu pH değerini alkali tutmak ister. Kan pH’sı asidik tarafa kaydığında ‘’tampon’’ sistemleri ile tekrar alkaliye çevirir. Ama böbrekler ile, ama akciğer veya diğer sistemlerle sürekli olarak alkali tutulması önemlidir. 

Bu noktada bir düşünsel sorun var ki; çoğumuz vücudun her şeyi düzenleyebilecek güçte olduğunu ve asit kötü bir şeyse ‘’nasıl olsa, vücudun bu sorunu halledebileceğini’’ düşünüyor olabiliriz. Evet, vücut bu asidik artıklarla ‘’bir şekilde’’ başa çıkabiliyor. Ama, karşılığında ne bedeller ödediğimizi bilmiyoruz. Vücudumuzun da bir yere kadar normal fonksiyonlarını yürütebildiğini, bir yerden sonra artık ‘’pes ederek’’, kronik hastalıklarla neden boğuşmak zorunda kaldığımızı da anlayabilmeliyiz o zaman.

Doğduğumuz andan itibaren her hareketimiz, hatta uykudayken bile, ‘’enerji’’ harcayarak gerçekleşir. Düşünürken bile enerji harcıyoruz. Ve her enerji üretimi de bir asit kaynağı aslında. Enerji ürettiğimizde, serbest radikaller, protonlar, yani asit oluşmakta. Ve tüm hayat boyunca, vücudumuzda zaten bir asit yükü oluşmakta. Bu asit yükünü gidermek adına da antioksidanlar, elektronlar ve alkaliler tüketiyoruz.

Böbreklerimiz, karaciğerimiz, akciğerlerimiz, derimiz, lenf bezlerimiz, kemiklerimiz, yağ dokularımız bu asit yükünü azaltabilmek uğruna, sürekli ama sürekli çalışmak zorunda kalmakta. 

Ancak vücudun yapmak zorunda olduğu tek işi de ‘’asitleri yok etmek’’ değildir. Hücrelerin en temel ve hayati işlevi, enerji üretimi ve bozulan işlevlerin tamiri için gereken elektronları bulmaktır. Hücrede enerji üretimi sırasında da asit yükü oluşur. Ve hücre içindeki asit yükünün, kana yansıtılmaması gerekir. En büyük dikkat ise, kanı asitlendirmemek üzerine yoğunlaştırılır. Zira en önemli vücut sıvımız, olmazsa olmazımız ‘’kan’’ dır. Neyse ki, kanda da asit yükünü tamponlayabilecek sistemlerimiz vardır. En nihayetinde ‘’kan’’, sürekli alkali kalmak zorundadır (pH:7,35-7,45).                 Vücudun asit tamponlama/atma kapasitesinin de bir sınırı olduğunu biliniz. Üstüne üstlük bir de dışarıdan gıdalarla asidik gıdalar aldığımızı da ekleyin. İşte bu durumda, vücut asitlenmeye başlar ve atılamayan protonlar (asit) yüzünden, fizyolojik fonksiyonlar bozulmaya başlar ve hastalıklar kaçınılmaz olur.

Artık, yapabileceğimiz ilk şeyin, en azından dışarıdan besinlerle aldığımız protonları azaltmak olduğunu anlamış olmanızı umuyorum. Peki nasıl?

Bundan sonrası çok daha kolay olacak.

Sağlıkla ve umutlu kalın.